17/9/2009 - Zenci Mahallesiyle Mahalle Maçı Yapmak

yıl 1988 falan olsun... hani hikaye ya bu, bir üst mahallemizde nato askerleri oturuyordu. 11 tane zenci çocuk birleşip bizim mahalle takımına mahalle maçı teklif etmişlerdi. teklifi hemen kabul edip olayı milli bir mesele haline getirmiştik. maç henüz yeni başlamıştı ki telefonuma bilgi mesajı gelmişti. şu an italya nın inter takımında oynayan suazo takımını 1-0 öne geçirmişti. ben henüz evde krampomlarımı bağlıyordum. saha bizim eve biraz uzaktı. sahaya ulaştığımda maç 2-0 olmuştu. hemen oyuncu değişikliği işareti yapıp oyuna girmek için hakemden izin istedim. takım arkadaşlarım bana "nerde kaldın lan" dediler. eğer bir mahalle maçında size "nerde kaldın lan" denmişse, bu cümle "sen bu takımda çok önemli bir oyuncusun" anlamına geliyordu. hemen oyuna başlayıp sağlı sollu ataklarla bindirmeye başlamıştık. zenci mahallesinin kalesini dida koruyordu. o bizden biraz büyüktü ama olsun. ondan daha zenci kaleci gelmemişti aklıma. dida uzun bir kaleci vuruşu yaptı ve top tam benim önüme düşmüştü. topun üzerine bastım ve kendi eksenim etrafında dönüp arkadaşlarımın dağılımına baktım. bu hareketi 86 dünya kupasını izlerken futbolun tanrısı maradona dan kapmıştım. maradona ya doğuştan bir hayranlık duyuyordum. topu hemen solumda ki batistuta ya pasladım. yok... batistutaya maradona paslamıştı. ben hüseyine verdim topu. hüseyin bizim takımın iyi oyuncularındandı. fakat ben en iyisiydim. 7 yaş altı milli takım olsa her maçta banko oynardım. hüseyin topu ayağına dolaştırınca bana geri vermişti. artık takımın bütün yükü benim sırtımdaydı. sırtımda böyle bir yük varken çalım atmak zor oluyordu. taç çizgisine kadar inip yükü oraya bıraktım. artık daha rahat hareket edebiliyordum. bu rahatlıkla 3-5 kişiyi daha çalımlayıp kaleyi tam karşıma aldım. topu biraz daha sürüp tam ceza yayına girmiştim ki çok fena yaylandım. kendimi bir an da orta sahanın rakip yarı alana bakan diliminde buldum. kahvaltı yapmamıştım. aldım o dilimi afiyetle yedim sahanın ortasında. ellerine sağlık diyebileceğim saha komiserimiz yoktu ama önemli değildi. artık herşey istediğim gibiydi. bir çalım, bir çalım, sağından at solundan geç hooop bir çalım daha... rakip takımın defans oyuncusunu maymuna çevirmiştim. maçı bırakıp biraz maymunla oynadık. ısırır diye korkup maymunu kale direğine bağlamıştık ve tekrar maça dönmüştük. rakip artık 10 kişiydi. nerde kalmıştık?? heh çalım... çalımlarla ceza sahası içine girip bir vurdum goooool!!! skor bi an da 2-2 olmuştu. nasıl oldu bizde anlamadık ama hakem golü 2 lik saymıştı. hakem resmen zenci kardeşlerimize ırkçı bir tavır sergiliyordu. hemen hakemin yanına koşup bu yaptığının yavşaklık olduğunu söyledim. hakem tereddütsüz kırmızı kartını gösterdi bana. hakem efendi ne yapıyorsun sen? ben kırmızı kart görürsem bu hikayenin sonu gelmez! hikaye burda biter! dedim. iptal etti kırmızı kartı. zenciler maça tekrar başlamıştı. hikaye benim ya, hiç dururmuyum. hooop bir kaydım aldım ayağından topu. pas vercek arkadaşımı aradım. sol kanatta sarp bomboş duruyordu. ona vermedim. sarp karizmatik bir isimdi ve benim futbolumun önüne geçiyordu. hemen hikayeye sarp ın annesini sokma gereği duymuştum ki sarp ın annesi pencereye çıkıp "sarpişkoooo yemek hazıııır" diye bağırdı. zenci kardeşlerimiz bile gülmeye başlamıştı. sarp eve gitmiş onun yerine mülayim girmişti. hikaye uzamaya başlamıştı hemen bir şeyler yapıp gol atmalıydım. bir vurdum gol oldu. sonra bi daha çaktım yine gol oldu. hemen arkasından bi gol daha. bi tanede kafayla çaktım skor 6-2 olmuştu. hikaye uzarsa uzasın bu fırsatı kaçıramazdık. hemen 6 2 lik skordan tavşan yapıp maymunun yanına bağladık. geçenlerde facebookta gördüm. kanka naber yeeaaa diye mesaj atmış. ulan tavşan hiç mesaj atar mı? kesin biri keklemeye çalışıyor diye düşünüp cevap yazmadım...
06-02-2008 Gökhan Küley
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/9/2009 - Veli Toplantısı
ortaokul yıllarında piç veya tembel bir öğrenciyseniz o an işlenen ders sizin için herhangi bir derstir ve o an sınıfta işlenen konunun sizin için hiç önemi yoktur. bir gün sınıf öğretmeniniz dersin ortasında "pazar günü saat 14:00 de sınıf toplantısı yapılacaktır, velisi gelmeyen öğrencilerin bikbikbik" şeklinde duyuru yapar. öğretmenin ses dalgaları iç kulaktaki salyangoz organına ulaştığında vücut ısısı artmaya başlar. düşünceler o kadar garip bir hal alır ki; sene başından beri sınıfta yaptığınız piçlikler ve bu piçliklerin velinize anlatılması durumunda başınıza gelebilecekler, gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçer. duyuru genelde 2 hafta önceden yapılır. kanaati düzeltmek için 2 haftalık zaman vardır. ders anlatılırken sağa sola sataşmalar sona ermiş, eller ön tarafta birleştirilip çiçek olunmuş ve ders öğretmenin gözünün içine bakarak takip edilmeye başlanmıştır. 2 haftalık süreçte müthiş bir öğrenci olunmuş ve görev başarıyla tamamlanmıştır. artık bir gözümüz pazar günü toplantıdan dönen velinin yüz ifadesinde, bir kulağımız roma - siena maçından gelecek gol haberindedir. roma - siena maçının üst bitmesi durumunda iddaa kuponumuz velinin gülen yüzle eve dönmesine kalacaktır. velinin toplantıdan eve güler yüzle dönmesinin ganyanı 7.50 dir. bu oran iddaa için süper bir orandır. küçük kuponlara yazılabilir.
Gökhan Küley
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/9/2009 - Arı bende bal yok çiçeklerde pek çok
discovery de bi belgeselde izledim. arıların duyma yetisi yokmuş. bu bilgiyi öğrenince beynimden vurulmuşa döndüm. çünkü çocuklugumda ne zaman arılar saldıracak gibi olsa söylediğimiz bi şarkı vardı. "arııı bendeee baaal yook çiçeklerde peek çoook" iyide arılar bizi duyamıyormuş ki. bu demek oluyor ki küçükken hepimiz salaktık. belkide arıların dudak okuma özellikleri vardı yada yeni sağır olmuşlardır. çünkü ne zaman bu anonim olmuş şarkıyı söylesek arılar hemen topuklardı. hatta bi keresinde tufan bu şarkıyı okurken çok pis detone olmuştuda arılar onu fena sokmuştu. arı bende bal yok diyip devamını söylemezsen sokarlar tabi. balın yerini söylesene avel. çiçeklerde pek çok desene siktirolup gitsinler. çocuk aklı işte. hem arıyla oyun mu olur. 21 aylık oynamak varken arı yuvasına çomak sokmakta neyin nesi? tamam sağır olabilirler ama götlerine soktuğun çomağıda farketmicekler diye bişi yok yani. Gökhan Küley
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/9/2009 - Çizgi Filmlerin Bünyeye Etkileri

mahallede maç yapıyorduk. dörde dörttü sanırım. yok skor değil, takımlardaki topçu sayısı. gerçi bu olayın konuyla pek ilgisi yok, gereksiz bir bilgi verdim. bu kısmı unutalım. maçın ortalarına doğru, belkide ilk yarının sonuna doğruda olabilir onuda tam hatırlayamadım ama sağ kanattan çok pis bi orta kesilmişti. bende halk arasında rövaşata diye tabir edilen vuruşu gerçeklestirdim. ve asıl üzücü olay bundan sonra yaşandı. rövaşata sonrası yere düştüğüm için ellerim yerdeydi. rakip takımın, daha doğrusu her 2 takımında en obez oyuncusu (ismi Nuh. fakat peygamber olan Nuh değil) yerde yatan ellerime basıp ellerimi ezmişti. bakmaya cesaret edememiştim. cesaretimi topladım ve kendimi bakmaya ikna ettiğimde ellerimin çizgi filmlerdeki gibi dümdüz hale gelmiş şekliyle karşılaştım. fakat ağlamadım. çünkü daha 10dk. önce tom & jerry izlemiştim. jerry kapıyı hızlıca çarpıp tom un elini kapıya sıkıştırdığında onunda eli dümdüz olmuştu. tom elini hızlıca sallayıp eski haline getirebiliyordu. bende onun gibi yapcaktım. elimi hızlıca salladım. sonra bi daha salladım. bi daha, bi daha... hassiktirdi, çünkü düzelmiyordu. hayvanlar gibi ağlamaya başladım. elimin acısından ağlamıyordum. tom bizi nasıl olurda keklerdi. allah onun belasını versindi. zaten geçen haftada depar atıp duvara hızlıca çarparsak duvarı yarıp geçebiliriz ve geçtiğimiz yerde tam bizim ebatlarımızda bir yarık oluşur deneyimiz hüsranla sonuçlanmıştı. 1 hafta boyunca yara bere içinde gezdik. üstüne bir de bu olay yaşandı. zaten rövaşatada gol olmamıştı. altıda devre sekizde biterdi. karnım acaip acıkmıştı. evin yolunu tutmuştum. kapının önüne gelmiştim ama zile basamıyordum. çünkü yolu tutuyordum. yolu tutmayı bırakıp zile bastım. sonra salçalı ekmeğimi alıp aterinin başına geçtim ve mario oynadım. 6 nın 2.bölümü çok zordu ama geçmiştim. tam 6 nın 4 üne geçmiştim ki arkadaşım nuh un ayağı adaptöre çarptı baştan başladım. zaten prenseste bok gibiymiş boşuna kurtardım. o kadar çirkin olduğunu bilseydim hiç oynamazdım. mario yu kapatıp baş rollerini tsubasa ve wakabayashi nin paylaştığı japon futbolunu açtım. biraz japonca pratik yaptım. kaleyi cepheden gören pozisyonda bize doğru orta yapılmışsa, alttan 2.seçeneği seçersek adamımız rövaşataya kalkıyordu. tam rövaşatam gol olacaktı ki nuh hayvanı bu sefer aterinin üzerine basmıştı. allah onunda belasını versindi. birincisi nuh, ikincisi çizgi filmler. çok badireler atlattım çok...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/9/2009 - İLKOKULDA KOOPERATİF KOLU OLMAK

80 li yıllarda ilkokulda böyle bişey vardı. belki hala vardır emin değilim. artık ilkokula gitmiyorum. kızılay kolu, resim kolu, müzik kolu, trafik kolu,zikimin kurma kolu, çevre bilmemne kolu vs... hepsinin farklı sorumlulukları vardı. mesela benim okuduğum ilkokulda trafik koluysanız senede 1 gün yada 1 hafta tam hatırlamamakla beraber trafik polisi olurdunuz. valla öyleydi lan. görevli öğrenci okulun önündeki yaya geçidinin orda bekler, öğrenciler karşıdan karşıya geçerken elde tutulan "dur !" levhası arabalara tutulur ve öğrencilerin karşıdan karşıya geçmeleri sağlanırdı. karşıdan karşıya geçme lafı çok saçma. bi ara bunuda gündeme getiririz. geçelim... şimdi şöyle bişey vardı. her öğrenci bi kolun müridi olmak zorundaydı. müridi olunacak kol öğrencinin kendi isteğine bağlıydı. parlak bi öğrenciyseniz bilim teknik kolu yada yine bilimle ilgili bi kol seçilir öğretmenin gözüne girilirdi. ben pek parlak bi öğrenci değildim. hatta oldukça mat dururdum. bahanemizde hazırdı aslında. bizim kafamız piçliğe çalışıyo olum denirdi. yada denmezdi ondanda emin değilim. maradona ile ilgili eğitici bi kol olsa kesin onu seçerdim. bu şekilde müdürün sağından atıp solundan geçebilirdim fakat öyle bir kol yoktu. lanet olsundu. gelelim kooperatif koluna... genelde parlak olmayan yada kafası ticarete yatkın olan öğrenciler seçerdi. bizim kantinin 5 penceresi vardı. kooperatif koluna mensup üyeler senenin 1 haftası kantinde çalıştırılırdı. günlük yevmiye ise 1 ayran 1 gevrekten oluşurdu. hangi gişenin ne hasılat yaptığı belirsizdi. bu belirsizlik kankalara bedava suga gazoz, simit, eti puf olarak dönerdi. aman aydın abi görmesindi. aydın abi kantinin patronuydu. birde gabriel batistuta vardı. ama o kantinci değildi. çok kral bi abimiz olduğu için anmak istedim. kooperatif kolu olmanın belli başlı ayrıcalıkları vardı. bu kısmını sallıyor olabilirim ama kooperatifte görevliyseniz o hafta derslere girmezdiniz. simit tepsisinin dibinde kalan susamları yemek ise okul kariyerimin en eğlenceli kısmıydı.
Gökhan Küley
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/9/2009 - İSVİÇRE Lİ BİLİM ADAMLARININ GARİP DENEYLERİ

Bir çocuk doğuyor isviçre'de. okula başlıyor, okuyorda okuyor. ya çakı fabrikasında çalışıyor yada bilim adamı falan oluyor. zaten bilim adamı olmak için isviçreli olmak şart. şimdi bu isviçre'deki üniversitelerde o kadar çok bilim adamı var ki bu ibnelerin sanki başka işi gücü yokmuş gibi bir sabah uyanıyorlar; "ulan!" diyolar yatağa oturup, acaba bugün neyin deneyini yapsak. işte yine o ibnelerden biri bir gün diyor ki "kelimedeki harflerin hangi sırada yazıldıkları acaba önemli mi? yoksa önemli olan sadece birinci ve sonuncu harf mi? hemen koşuyor hocasına; "good morning mr.smith! akşam yatarken aklıma takıldı ve allah şahidimdir ki sabahı zor ettim. aklıma takılan soru şu; acaba kelimelerin içindeki harf sıralaması ve nasıl yazıldıkları önemli mi? bugün müsaitseniz bunu bi araştıralım derim." öteki ibne zaten boş gezenin boş profu.hemen atlıyor olaya "hee araştıralım" diyor, "okeyto" diyor, ne biliym "orayt men" diyor. sonra maskelerini takıp, önlüklerini giyiyorlar ve geçiyorlar labrotuvara. başlıyorlar harfleri harmanlamaya. karıştırıyorlarda karıştırıyolar. "keilmeelri hraf hraf dğeil bir bütün olraak okyuor olmamız" gibi bişi çıkıyor ortaya. yani adamların bütün mesai boyunca keşfettikleri tek şey bu oluyor. üstüne üstlük devlet bunlara maaş bağlamış, sağlık karneleri falan var. geceleri uyuyamayan bililm adamımız mr.smith'e diyor ki; bak nasılda düzgün okudun, çok enteresan dimi hocam?" hoca hiç altta kalır mı? patlatıyor cevabı "ya tutarsa?"
Gökhan Küley
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/9/2009 - Milat

Hayatımın en özel buluşması için haftalar öncesinden herşeyi planlamıştım. sabah erkenden uyanıp kahvaltımı yapmış ve en sevdiğim kıyafetlerimi giymiştim. başıma gelebilecek olaylara hazırlıklıydım ve mükemmel bir gün olacağını düşünüyordum. nihayet o gün gelip çatmıştı. tam evden çıkacaktım ki NTV Spor da alt yazı geçti. birden milat diye bişi yapmışlar. isa diye biri doğmuş. meğer isa doğunca milat oluyomuş. basın toplantısı düzenleyip bundan öncesine M.Ö. bundan sonrasına M.S. diceksiniz demişler. milattan sonrası için yaptığınız planları unutun, hepsini sildik, sistem yenilendi demişler. bütün günler birbirine karışmıştı. bütün aylar, yıllar... herşey sıfırlanmış, buluşamamıştık... saat 1 de börgırın önünde olcaktı. gelememişti. herhalde onunda kafası karışmıştı. bi daha aramadı vefasız...
Gökhan Küley
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/8/2009 - Çocukken hayvanlara yapılan garip şakalar...

12-13 yaşlarındaydım ve her ne kadar hayvanları seven bir çocuk olsamda içimde biraz olsun hayvani duygular barındırdığımın farkındaydım. her mahalle çocuğunun olduğu gibi benimde kankalarım vardı. hele içlerinden bi tanesi vardı ki... adı Ulaş. bütün olaylarımızı birlikte yapardık. birlikte olmadığımız zamanlarda bakkaldan sakız çalmışsak 2 tane çalar, ilk görüştüğümüzde "kanka geçen gün çalmıştım bu sakızı. doya doya çiğne anasını satiim" diyecek kadar da iyi bi arkadaşlığımız vardı. aslında aramızda sürekli tatlı bi rekabet vardı. bir gün evin balkonunda oturmuş yoldan geçen kedilere tüf tüf atarken aslında yaptığımız şeyin kediler tarafından fazla kaale alınmadığını farkettik. kedileri hiç sevmezdik. tek dostumuz köpeklerdi. değişik birşeyler yapmalıydık ve köpeklerle kediler arasındaki husumeti bildiğimiz için kedileri hedef almıştık. kedilere yoğurt kabının içinde süt verip, tam sütü içerken yakaladık. yakaladığımız kedileri 2 şer 2 şer gruplar halinde apartmanın önündeki boş çöp tenekesine atıp kapağını kapattık. içerde 5-6 tane kedi vardı. aslında o kadar kedi yoktu. hani hikaye bu ya, abartınca güzel duruyor. amacımız içerde kavga etmelerini sağlamaktı. fakat içerden hiç bir ses gelmiyor, kediler kavga etmiyordu. çöp tenekesinin kapağını açıp kedileri serbest bırakmıştık. bu olay sonrasında kedilere karşı daha da hırslanmıştık. mahallemizde oturan patenci bi kız vardı. sabahtan akşama kadar kayardı mahallede. patenleri görünce aklıma müthiş bi fikir gelmişti. yakaladığımız bi kedinin ayagına paten gibi bişi takcaktık ama nasıl yapacaktık ve ne takacaktık? eve çıkıp kedinin ayagına takabilecegimiz birşeyler aradık ama bulamadık. arka balkonda takım sandığını karıştırırken, balkonda memleketten gönderilen ceviz çuvalını gördüm. "acaba olurmu lan" diye düşündüm ve fikrimi ulaş'a anlattım. bu fikir ona da çok cazip gelmişti. hatta eminim ki bu fikirden ötürü beni kıskanmıştı. evet evet kıskanmıştı. sonra ceviz çuvalından kocaman 2 tane ceviz aldık...
şimdi gelelim cevizin anatomisine...
cevizin arka kısmında siyah bi çizgi vardır ve o çizgiye tornavida yada tornavida benzeri bir şey sokup sağa yada sola cevirirseniz ceviz tam ortadan ikiye ayrılır.
tornavidayı ceviz kabuğunun dibine batırıp tam ortadan ikiye ayırdık ve içinden çıkan cevizi afiyetle yedik. daha sonra tornavidayla ceviz kabuğunun içini bi güzel temizleyip boşalttık ve evin önünde pusuya yatıp kedi avına çıktık. yine yoğurt kabı, yine süt... kedileri avlamanın en kolay yolu bu olmalıydı. ulaş kediyi yakalayıp kucağında sevmeye başlamıştı. kedi miskinleşip uyku moduna geçmişti bile. evden çıkarken aldığımız 4 tane yarım ceviz kabuğuyla birlikte okullarda el işi dersinde kullandığımız beyaz tutkalıda yanımıza almıştık. bu arada o derslerde kullanılan tutkalın markası mısırlı'dır hiç unutmam. neyse... ceviz kabuklarının içine beyaz tutkalı döktük ve kedinin patilerine yapıştırdık. kedi kardeş başına geleceklerin farkına varmış olmalıydı ki huysuzlanmaya başlamıştı. 2-3 dakika daha kediyi zaptettikten sonra kediyi yavaşça yere bıraktık. kabuklar tam ayakkabı gibi olmuştu. çokta fiyakalı görünüyordu aslında. kedi bi anda fırlayıp michael jackson yürüyüşü yapmıştı bize. şaka lan şaka kedi ayakta duramıyordu. sağa sola koşmaya çalışsada bacakları dört tarafa ayrılıyordu. bi süre kendisiyle mücadele ettikten sonra panik yapmadan hareket ederse 3-5 adım atabileceğinii farketti. sanki yürümeyi yeni öğreniyor gibiydi. çıkardığı takır tukur sesler kundura ayakkabıdan çıkan sese benziyordu. kedi yürüme işini kapmıştı fakat koşamıyordu. ne zaman koşmaya kalksa bacakları dört tarafa açılıyor, yeri öpüyordu. 10-15 dakika boyunca kediyi gözlemledik ve kedi artık mücadele etmeyi bırakmış, pes etmişti . bizde bu olaydan sıkılıp kediye bu yaptığımızın aslında bir kamera şakası olduğunu söyledik. ayağında ki tutkal iyice kurumadan ceviz kabuklarını patilerinden çıkarıp, bahçe hortumuyla su tuttuk. bir daha bizim mahallemizde artislik yapmamasını öğütleyip, bu olayı bütün kedilere anlatmasını söyledik. fakat bizi anlamamış olmalıydı ki tepki vermedi. ulaş ve ben yaptığımız olayı gören bütün kedilerin gözünde korkulan iki yaratık haline gelirken, mahallede ki köpeklerin gözünde ise birer ilah olmuştuk. hikayeye burada son verirken yaptığımız bu davranıştan ötürü o kediden özür diliyor ve bu hikayeyi panter emel'in okumamasını ümit ediyorum...
Gökhan Küley 13-03-2007
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/3/2007 - 80 li yıllarda çocuk olmak

scorpions'tan wind of change şarkısını ıslıkla çalmayı bilmek ama hiç bir zaman başarılı sonuç elde edememek... trt'de yakari çıktığı zaman sevinç çığlığı atılır, okul bahçesinde ki kaygan zeminde michael jackson yürüyüşü yapılırdı. aslında yaptığımız yürüyüş bi bokada benzemezdi. mermerin altını sabunlayıp en dik yokuşlardan kayılır, kafa göz patlatılır, diz kapağımızda her daim yara kabuğu olurdu. televizyonlu sakızlar satılırdı bakallarda. aslında sakız televizyonlu değildi ama arkasında öyle yazardı. sakızın içinden resim çıkardı. hafifçe oynattığımızda resim değişirdi. bu durum karşısında gereksiz bir heyecan yaşardık. sigara şeklinde sakızlar vardı. onlardan alıp sigara içiyormuş gibi yapardık. kantinden simit alıp önce kenarlarını kemirir, sonra kalan parçalarını yerdik. sandviç ve hamburger satılmazdı o zamanlar. zaten satılsa bile almazdık. o yıllarda nescafe 3'ü 1 aradada yoktu ama metin ali feyyaz'ımız vardı. fenerbahçe li olduğum için bu 3'lüden nefret etmem gerekirdi ama onlar bizim abilerimizdi. hele galatasaray ın monaco yu yendiği gece bi ağlayışım vardı ki of of... aslında ağlamamın galatasaray la bir ilgisi yoktu. maçın oynandığı esnada halının üzerinde oyuncaklarımla oynarken prekazi gol atmış, beşiktaşlı olan ev halkı birden ayaklanıp çılgınlar gibi zıplarken, benim en sevdiğim oyuncak arabamı kırmışlardı. daha sonra dedem bizi arabayla dışarı çıkarmış ve saatlerce kornaya basmıştık. o gece ilk defa o kadar geç yatmıştım. zaten o yıllarda ezeli rekabet yoktu. ramazan aylarında arkadaşlarla evlerden para alıp, bütün paramıza pide alırdık. daha sonra mahalle aralarında "iftarlııık pideleeer,pideler iftarlııık" diye bağırıp satardık. 30 pide satmışsak 3 pide kazancımız olurdu. kazandığımız pideleride mahallede arkadaşlarla bölüşür yerdik. pazar geceleri banyoya girme zorunluluğu vardı. haftada bi kez mahalleye sinek ilaçlama aracı uğrardı. köşeden döner dönmez aracın peşinden koşardık ama hiç bir zaman onu geçmezdik. çünkü saygılıydık. yağmur yağınca gökkuşağı çıkar, biz yine koşardık. gökkuşağının başlangıç noktasında bir kese altın olduğuna inanırdık. sizin mahallenizdede varmıydı bilmiyorum ama bizim mahallemizde böyle bir söylenti vardı. susam sokağını izledikten sonra sokağa çıkar kritiğini yapardık. birisi ciddi bişey annattığı zaman yemin et derdik. yemin ederdi ve sonrasında göbek at,yere yat,kuyruk salla derdik. dikdörtgen bir tahtanın üzerine 35-40 tane çivi çakıp bozuk parayla maç yapardık. akülü arabamız yoktu ama dolma teker kontra bisikletimiz vardı. bir de mikasa futbol topumuz vardı. aslında kimse sevmezdi o topu ama hiç birimiz itiraf etmezdi. mikasa yı sevmezdik çünkü çok sertti. fakat mikasa denilince hayat dururdu. kısacası 80 li yıllarda çocuk olmak demek "hala hoop tereyağlı ballı ekmek" demekti... 
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
5/3/2007 - muzlu süt
ilkokul 2 ye gidiyordum ve kendimi ödüllendirmem gerektiğini düşündüğüm birgün annemin çantasından 5.000 lira çalmıştım. 88 senesi için çok deli paraydı ve muzlu süt 50 liraydı. okul çıkışı eve cebimde parayla giremeyeceğim için o parayı bi şekilde eve gidene kadar bitirmem lazımdı. belki de bitirmem gerekmiyordu ama ben öyle olsun istiyordum. ilk tenefüs olduğunda 5-6 tane süt içmiştim. fakat maceramda bi kural hatası vardı. çünkü cebimdeki paraya 100 tane süt alabiliyordum. çarpım tablosunu yeni ezberlemiştim ama 100 tane sütü 5 tenefüste içemeyeceğimi bilecek kadar matematik bilgim vardı. geleceğe yatırım yaptım ve nasıl olsa başka bi gün onlar bana ısmarlar düşüncesiyle bazı arkadaşlarıma tenefüste 2şer 3er tane süt ısmarlamaya başladım. 3. tenefüs bittiğinde cebimde hala en az 50 süt alcak para vardı. en az 15-20 tane süt içmiştim ve çatlamak üzereydim...
o hafta okulda okul aile birliği için öğretmenler bizden para topluyordu. 4. dersin tenefüsünde koridorlar, karşı sınıfın öğretmeninin 5bin lira kaybettiği haberi ile çalkalanmaya başlamıştı. öğretmen sınıftayken sormuş "çocuklar 5.000n lira kaybettim gördünüz mü sağda solda?" kimseden ses çıkmamış öğretmen şöyle demiş "bakın çocuklar bulduysanız ya da bulan birini gördüyseniz söyleyin" sınıftan bi tane piç atlamış hemen "örtmenim karşı sınıfta bi çocuk var her tenefüs 10 tane süt içiyo..." 5.ders yeni başlamıştı ki karşı sınıfın öğretmeni bizim sınıfa geldi. öğretmenimizden müsade istedi ve sınıfa sordu "bu sınıfta her tenefüs 10 tane süt içen bi çocuk varmış kim o?" dedi ve sınıftaki bütün kafalar bana döndü. o ensada benim karnım şişmiş ölüyorum,çatlıyorum. herkes bana bakınca "beniim" dedim... "ben okulda 5bin lira düşürdüm. sen de tenefüslerde çok para harcıyormuşsun. bu kadar para nerden geldi? yoksa düşürdüğüm parayı sen mi buldun?" dedi. annem ya da babam verdi diyemedim. çünkü sınıf öğretmenim komşumuzdu ve kesin bu konu bizim evin gündemine gelecekti. annemden çaldım da diyemedim. "evet buldum" dedim. ihale göz göre göre bana kalmıştı. parayı kaybeden öğretmen bana "yarın velin okula gelsin" dedi. sınıf öğretmenim olaya müdahele etti ve o parayı babamdan çatır çatır aldı. o gece dayak manyağı olacağımı düşünmüştüm ama beni kimse dövmedi ve bana insanlık dersi verilmişti... bu hikayeden çıkarılacak bi sonuç yok. fakat merak ettiğim bi şey var. o kaybolan 5.000 liraya ne oldu? * aslında merak etmiyorum hikayeyi bi yere bağlamak gerekiyordu...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
ninja_karinca@mynet.com
Kategoriler
Arkadaşlarım
|